1 sene önce
1 sene önce

Rönesans ve Rönesans devri nedir

‘RÖNESANS a. (yeniden doğuş anla­mında fr. renaissance’tan). XV. yy.’da İtal­ya’da doğan ve XVI. yy.’da tüm Avrupa’ ya yayılan, kültür ve sanatta yenilenme ha­reketi. (Bk. ansikl. böl.)

—El sant. Rönesans işi. Bez üzerine işle­nen bu nakışta kenarları fistolu olan mo­tiflerin içi kesilerek oyulmuştur. Motifler pikosuz britlerle birbirine tutturulur.

—ANSİKL. Rönesans sanatçıları, Orta- çağ’ın karanlık yüzyılları boyunca gölge­de kaldığını düşündükleri büyük Antikçağ sanatının saygın ve güzel yanlarını yeni­den gün ışığına çıkarmak istediler Yeni­den doğuş anlamına gelen Rönesans te­riminin de isim babası olan bu anlayış, gü­nümüzde pek kabul görmeyen polemik bir görüntüye bürünmektedir; kesin gö­züyle bakılan kimi edinimleri bile tartışma konusu yapan ve yeni bir biçim ve ikono­grafi sistemine önderlik eden entelektüel kıpırdanış özellikle dikkat çekicidir: bu, İtalya’da ortaya çıkan ve Avrupa’nın büyük bir bölümüne ulaşmakla kalmayıp, XX. yy.’a gelininceye kadar Batı sanatının ge­lişme dizginlerini elinde tutan bir olgudur. Antikçağ’ın yeniden keşfedilmesi, bu dö­nem kalıntılarının daha dikkatli bir gözle incelenmesine dayanır: edebi belgeler, anıtlar, kazı bulguları. Mimarlıkta, Vitruvius’un yazıları basılmış ve yorumlanmış, “düzenler” kesin kural olarak benimsen­miş ve orantı yasaları dikkatle incelenmiş­tir

Heykelcilikte, heykeller, büstler, lahit ka­bartmaları, saygı uyandıran modeller sağ­lamış, bezeme öğeleri kopya edilmiştir. Antik mitoloji ve tarih, hıristiyan ikonogra­fisini büsbütün silmeden, yeni bir konu repertuvarı ve ardından yeni bir simgeler sistemi önermiştir. Gerçekte Rönesans’ın en büyük düşlerinden biri, yunan-roma uygarlığıyla hıristiyanlık arasında bir bire­şim kurmak olmuştur. Sanat alanındaki bu devrim, uzun yıllardır dine dayanan bir toplumun temellerini kökünden sarsan hümanist hareketin ( HÜMANİZM) pırıl­tısı göz ardı edilirse anlaşılamaz. Hüma­nizm kimilerine göre, Reform’a, dolayısıyla Kilise’den kopuşa sürüklemiş, yüce bir başvuru kaynağı olarak Kilise’nin yerini alan Antikçağ’a derin bir hayranlık beslen­mesine yol açmıştır. Ancak, aynen kopya etmekten çok yeniden yaratma sözkonu- sudur ve Rönesans, zamanda olduğu gi­bi mekânda da yöresel geleneklerin ya­şatılmasını ve hiçbir zaman donup kalma­yacak bir sanatın gerekli evrimini yansı­tan bir çeşitlilikten yanadır. Her sanat ola­yı gibi o da, kendisini aradığı ve tanımla­maya çalıştığı bir gençlik dönemi, denge ve dinginlikle ayırt edilen klasik bir olgun­luk ve sonunda, hile ve “maniyer”i tartış­ma konusu yaptığı bir dönem geçirmiştir. Sanat tarihçilerinin maniyerizm* (manie- rismo) adıyla nitelendirdikleri son evrede, özerkliğe kavuşma ve gerçek anlamıyla Rönesans’tan kopma eğilimi baskındır.

Floransa gibi önemli bir kent merkezi­nin Rönesans’ın beşiği olması hiç şaşırtı­cı gelmemelidir: burası, ekonomik ve mali gücün, sanat koruyuculuğu geleneğini sürdüren (Mediciler) güçlü bir siyasal er­kin, entelektüel seçkin bir sınıfın, özellikle de, sanat alanında eşsiz birkaç yaratıcı­nın buluşup bir araya geldiği bir yerdir. Üstelik, rakip kent Siena’dan farklı olarak, gotik sanat burada hiç gelişmemiş, bizans sanatı da Venedik’te olduğu gibi ağırlığı­nı duyurmamıştır. inşaat sanatında Bru- nelleschi, Santa Maria del Fiore’nin kub­besiyle, çok başarılı bir biçimde Ortaçağ’ dan kopmuştur. Onun, klasik büyük An­tikçağ geleneğine bağlanma çabasını, in­şaatçıdan çok kuramcı bir dâhi olan L. B. Alberti ile G. da Sangalio ve F. di Giorgio Martini sürdürmüş, Brunelleschi’nin me­sajı Floransa’nın, hatta Toscana’nın çok ötelerine dek ulaşmıştır.

Heykelcilik alanın­da sivrilen usta ve yaratıcılar, kuyumculuk­tan yetişen ve vaftizhanenin ünlü “Cen­net kapısı”nı yapan Ghiberti, perspektif yasalarını yeniden keşfetmeye çalışan hu­zursuz dâhi Donatello, L. Della Robbia, Agostino di Duccio, Desiderio da Settig- nano, Rossellinolar, Mino da Fiesole, Be- nedetto da Maiano, Pollaiololar, Verroc- chio gibi, Floransa’nın kabartma sanatın­da uzun yıllar en önde olmasını sağlayan sanatçılardır. Resimde, hareket ve renge gerçekliklerini veren belirli bir hümanist gerçekçiliği yeniden’saygın bir konuma getiren ve geniş, freskli düzenlemelerin­de bunu uygulayan sanatçı Masaccio’dur. Çağdaşları ve ardılları, Bizans’a özgü do­nuk ve görkemli resmetme geleneğinden ve uluslararası gotiğin hilelerinden yavaş yavaş sıyrılmış, bu arada çoğu kez özgün bir yaratıcılık ortaya koymuşlardır. Floransa’da quattrocento, daha çok özel kişilik­lerin ve başarıların boy gösterdiği bir dö­nemdir: Gentile da Fabriano’nun ve Goz- zoli’nin öykülü, Filippo Lippi ve Botticel- li’nin daha zarif, Fra Angelico’nun daha gizemli, Ucello’nun ve Andrea del Castag- no nun daha destansı sanatı. Ancak Flo­ransa resim alanındaki tekelini gevşetmiş- tir. Kuzeyde, Po ovasında, heykelle boy öl­çüşmek isteyen Mantegna, ardından, Mi­lano, Ferrara, Mantova ressamları, kişilik­lerini kabul ettirmişlerdir. Arezzolu usta Pi- ero Della Francesca, desenin ve rengin zarifleşmesinde büyük bir kararlılık gös­teren bir şiir dünyası yaratmıştır. Giovanni Bellini ile Venedik, daha bu dönemde renk konusundaki özel dehasını sergile­miştir.

Yüzyıl sonunda, il Perugino ve Signo- relli gibi ressamlar, quattrocento’dan devraldıklarının bir bireşimini yaparak, bunları, doruk noktasında bulunan Rö­nesans’ın büyük ustalarına aktardılar. Bu, büyük gelişme, Güzellik arayışı, kla­sik denge dönemidir ve güçlerinin doru­ğunda bulunan papaların koruyuculuğu altında, büyük yapıtlar Floransa’dan Ro- ma’ya gitmektedir. Gerçekte, Leonardo da Vinci de, tıpkı Michelangelo gibi Flo- ransa’da yetişmiştir. Biri, kendini araştır­manın büyüsüne kaptırmış, ansiklopedik dehanın modeli, öteki, aynı zamanda ressam, heykelci ve mimar olan ve yapıt­ları aracılığıyla var olma güçlüğünü dile getiren, sıkıntılı yaratıcının modelidir. Hü­manizm ile uyumun ulaştığı en yüksek denge noktası, Raffaello’nun kişiliğinde görünür ve onun yapıtları Rönesans ide­alinin zirvesini oluşturur. Venedik, duyu­lara seslenen, pırıltılı bir sanatın uygulan­dığı bağımsız bir odak olarak ağırlığını koymuştur: bu, Giorgione ve Palma ile başlayan, bir başka dev olan Tiziano ile doruğuna ulaşan, Veronese ve il Tinto- retto ile süren bir sanattır. Parma’da, Cor- reggio’nun ustalıklı resminde cinsel haz vurgulanmıştır. XVI. yy. mimarları, Roma’da Bramante, Peruzzi, Vignola, Vene­dik’te J. Sansovino, Palladio, Scamozzi vb., klasikçiliğin büyük ilkelerini tanımlar ve uygular. Heykelcilik alanında Miche­langelo’nun kişiliği egemendir; A. San­sovino, çalışmak için Floransa’dan Vene- dik’e gitmiş, maniyesizmin öncülerinden olan B. Cellini, Floransa’da yetişmiş ve çalışmıştır.

İtalyan Rönesansı’nın kronolojik açıdan Avrupa’nın öteki bölgelerine göre çok önde olduğu böylece anlaşılmaktadır; bu bölgeler, yeni ideali ancak XVI. yy. başın­da ve italyancılık dalgası adı verilen ha­reket sayesinde benimsemiştir. Bu da ol­dukça çekingen bir biçimde gerçekleşmiş (ilk zamanlarda dekorda, çoğu kez sınırlı bir etki: arabeskler, groteskler, madalyon­lar, belirli bir düzene uyan gömme ayak­lar vb.), tepkiler eksik olmamıştır. Ancak prensler; sanatçıları koruyarak, günün mo­dasına uymak için İtalyan sanatçıları ülke­lerine çağırarak ya da en iyi sanatçılarına İtalya’ya gitmeleri için maddi destek sağ­layarak, yeni sanatın benimsenmesine bü­yük ölçüde katkıda bulunmuşlardır. Fran­sa’da, Charles VIII ile birlikte, ama özel­likle François I döneminde siyasal iktidar bu hareketi desteklemiştir. A. Solario, Leonardo da Vinci, Serlio, Rosso, Primaticcio krallığa davet edilmiştir. O dönemde ya­ratıcı merkez, krallık konutlarının en önem­lisi olan Fontainebleau*’dur. Ama, Goujon ve Pilon gibi heykelciler, Delorme ve Lescot gibi mimarlar özbeöz transız olmakla onur duymakta

İtalya’ya öykünmekle ye­tinmemektedir. Resim gelenekleriyle gu­rur duyan Flandre ile İtalya arasında sık sık sanatçı alışverişi yapılmaktadır ve An- tonello da Messina gibi bir İtalyan ressam, Kuzey resminden öğrendiği bazı noktala­rı, özellikle de yağlıboya tekniğini ülkesi­ne götürmüştür. G. David ile Brugge’de, Q. Matsys, J. Van Clöve, Patinir ile An- vers’de Rönesans kök salmış ve hollandalı birçok sanatçı, bilgi ve görgü kazanmak için İtalya’ya gitmiştir: Gossart, Raffaello’nun öğrencisi olan Coxcie, Van Scorel, L. Lombard. Kuzey gerçekçiliği Bruegel ile canlılığını korurken, bu ressamlara roma- nist adı yakıştırılmıştır. Avrupa’nın bu böl­gesini en güçlü ve en kalıcı biçimde ma- niyerist evre etkilemiştir. Rönesans’ı ger­men ülkelerine sokan sanatçıların başın­da, Kuzey İtalya’ya, Venedik’e sık sık gi­dip burada çalışan Dürer gelir. Çağdaşı Grünevvald, tıpkı heykelciler V. Stoss ve R Vischer gibi, Rönesans etkilerine diren­miştir. Rönesans, Almanya’ya, daha çok süsleme sanatı ve hollandalı sanatçılar (örneğin A. De Vries) aracılığıyla girmiş­tir. İngiltere için de, durum pek farklı de­ğildir; bu ülke, özellikle mimarlık alanında, “tudor” ve “elizabeth” üsluplarıyla Rö­nesans’ı garip kılıklara sokmuştur.

 

Paylaşın

Editörün Seçtikleri